İncir Kuşları
İncir Kuşları bir Bosna öyküsü.
Aslında yabancı olduğum bir konu değil Bosna olayları. Zamanında farklı sebeplerden ötürü merak salmıştım konuya. Bolca okuyup, bolca gözyaşı dökmüştüm Boşnakların bu makus talihine. Anlamsız bi şekilde vicdan azabı da çektim aslında, olaylar esnasında henüz 3 yaşındaydım, yapacağım birşey olmamasını geçtim, durumu algılayamazdım bile. Ama yine de o yıllarda, benim yaşıtım olan çocuklar ölüyordu Bosna'da. Tüm insanlığın gözü önünde, modern zamanların Avrupa'sında çocuklar ölüyordu, kadınlar tecavüze uğruyor, erkekler, ailelerinin gözü önünde kurşuna diziliyordu. Ben belki de sadece insan olarak utandım bu durumdan sadece kendi ülkem adına değil, tüm insanlık adına utandım.
İncir Kuşları'nın konusunu bilmeden aldım elime, kuzenim istemişti, onun için aldım ama okumadan göndermek yoktur benim adetimde, çünkü okundukça kıymetlenir kitaplar. İncir Kuşları da böyle geçti elime, Sevdalinka ve Leyla'dan sonra 3. Bosna konulu kitaptı heralde bu okuduğum. Daha önce de yazdığım gibi ancak yolda okuyabiliyorum kitap, bu kitabı yolda okumak ise biraz daha zor oldu. Otobüste kitap okuyanlara yeni yeni alışan insanımız için bir de kitap okurken ağlayan biri biraz alışılmadık bir durum. Bu yüzden hep toparlamaya çalıştım gözyaşlarımı. Gözlerim ıslandı ıslandı kaldı Suada'nın acısını akıtamadan. Ama kitabın sonuna geldiğimde artık ben de engel olamadım gözyaşlarıma, kendi kendilerine özgürlüklerini ilan edip coşup gittiler.
İşte böyle bir roman İncir Kuşları. Olaylar bildik, tanıdık, herşeyin yolunda gittiğini düşünürken, yağmaya başlayan bombalar beyaz zambaklı şehre. Sonrası acı, gözyaşı, ölüm, ölümden daha ölüm olan tecavüz, esir kampları, işkence...
Tüm bu olanları konservatuar öğrencisi olan Suada'nın gözünden anlatmış Sinan Akyüz. Anlatım güzel, anlaşılır, akıcı. Duygu yoğun, olaylar gerçek. Şöyle özetlenmiş kitabın arkasında durum:
Aynı ırktan geliyorlardı. Aynı dili konuşuyorlardı. Bir tek dinleri farklıydı. Biri Müslüman Boşnak genci, diğeri ise Hristiyan Sırp'tı. İkisi de konservatuardaki aynı Boşnak kızına aşık olmuşlardı. Ve bir gün bu iki genç, güzeller güzeli Suada'ya aşklarını ilan ettiler. Ancak gençlerden biri aşkına karşılık bulmuş, diğeri ise "Kalbimde iki kişiye yer yok"cevabını almıştı.
Takvim yaprakları 6 Nisan 1992yi gösterirken bir bomba düştü beyaz zambakların açtığı yüreklere. Suada patlak veren savaşın estirdiği rüzgarda adeta savrulan bir yaprak gibiydi. Savruldu, savruldu, savruldu... Sonra da kader onu bir zamanlar 'hayır' dediği genç adamın eline esir düşürdü. Genç adam, o gün ela gözlü çöl ahusuna bakmış " Kader bizi ne inanılmaz bir şekilde birleştirdi, görüyor musun Suada?" demişti.
Modern zamanlarda Avrupa'da yaşanmış bir soykırımda, kadere inananların romanıdır İncir Kuşları...
" Bu kitap tamamen gerçeklere dayanmaktadır..." diye de vurgulamış Sinan Akyüz. Kurgu sanmayın, bu acılar, bu işkenceler, bu gözyaşları gerçektir diye haykırmış bu cümleyle. Evet gerçek olmasa keşke ama gerçek bu olanlar, Sevdalinka'da bir gazetecinin gözünden şahit oluyoruz olaylara, Leyla'da henüz genç bir öğrencinin gözünden görüyoruz savaşın acı yüzünü ve İncir Kuşları'nda Suada, bir konservatuar öğrencisi, anlatıyor bize yaşadıklarını. İsimler farklı ama yaşananlar aynı, tabi biz sadece hayatta kalanların hikayelerini duyabiliyoruz, esir kamplarında ölen nice kadının, erkeğin ismi, hikayesi de ölüp gidiyor onunla birlikte.
Vakit geçmiş, her şey tekrar yoluna girmeye başlamış Bosna'da, yaralar sarılmış, iyileşmiş ama yüreklerdeki yaralar baki kalacak, ona ilaç yok. Şimdi dünyanın başka taraflarında ölüyor çocuklar, kadınlar, erkekler, yaşlılar. Yıllar sonra da onun vicdan azabını çekeriz kim bilir, ya da çocuklarımız utanır bizim adımıza olanlardan.