Bir tutam psikoloji, bir avuç edebiyat, birer fiske hobi, resim, film. Kısacası yanında bir bardak çayla küçük zamanlara değer katan her şey, herkes...

8 Eylül 2013 Pazar

FANA

              Aslında izlediğim her Hint filmi için yazmam gerekirdi birkaç satır. Çünkü öyle üzerine söz söylemeden geçilecek filmler değildi hiç biri. Neredeyse 3 saat sürüp de izleyiciyi sıkmamak, hatta eğlendirmek her baba yiğidin harcı değildir. Bu akşamki Hint filmimiz ise Fanaa'ydı. Tabi ki yemekle birlikte başlayıp saat ancak 11 civarı bitirebildik.
              Arkadaşım bu filmden bahsederken, filmin iki yarısının birbirinden çok farklı olduğunu söylemişti, unutmuşum, ikinci yarıya geçip de ne oluyor yahu diye düşünmeye başlayınca hatırladım.


             İlk yarıda güzel bir aşk hikayesi izliyoruz, görme engelli, güzel bir kızla(Zooni) çılgın bir gezi rehberinin(Rehan) aşkı.Olduydu olacaktı derken, kızın gözlerinin açıldığı gün, Rehan kayboluyor ortadan, öldü deniliyor. Eee daha filmin yarısındayız baş rol öldü, şimdi ne olacak diye ağlanırken, asıl hikayenin yeni başladığını görüyoruz. Bir süre Zooni'den haber alamıyoruz, zaman 7 yıl sonrasına gidiyor, bir an hiç bağlanmayacakmış sansak da, neyse ki olaylar, kişiler bağlanıyor birbirine de da rahatlıyoruz, ama iş bu bağlantıyla da bitmiyor.
               Üstteki karlı sahne beni en çok etkileyen sahnelerden biri, final sahnesi de diyebiliriz hatta. Çünkü sonrası birkaç küçük sahne. Filmin asıl etrafına döndüğü olay ise aşk-meşk değil Hindistan-Pakistan arasındaki Keşmir sorunu. Bu farklı olaylara bakınca Keşmir sorunu, nasıl olur da görme engelli bir kızla bir gezi rehberinin aşkına bağlanır diye düşünülebilir. Ama öyle bir güzel bağlanıyor ve öyle bir romantik-dram çıkıyor ki ortaya 3 saati boşuna harcamamışım dedirtiyor insana.

Kısacası müzikleri, öyküsü ve oyuncularıyla gerçekten izlemeye değer bir film.

28 Şubat 2013 Perşembe

İncir Kuşları



İncir Kuşları
İncir Kuşları bir Bosna öyküsü.
Aslında yabancı olduğum bir konu değil Bosna olayları. Zamanında farklı sebeplerden ötürü merak salmıştım konuya. Bolca okuyup, bolca gözyaşı dökmüştüm Boşnakların bu makus talihine. Anlamsız bi şekilde vicdan azabı da çektim aslında, olaylar esnasında henüz 3 yaşındaydım, yapacağım birşey olmamasını geçtim, durumu algılayamazdım bile. Ama yine de o yıllarda, benim yaşıtım olan çocuklar ölüyordu Bosna'da. Tüm insanlığın gözü önünde, modern zamanların Avrupa'sında çocuklar ölüyordu, kadınlar tecavüze uğruyor, erkekler, ailelerinin gözü önünde kurşuna diziliyordu. Ben belki de sadece insan olarak utandım bu durumdan sadece kendi ülkem adına değil, tüm insanlık adına utandım.

İncir Kuşları'nın konusunu bilmeden aldım elime, kuzenim istemişti, onun için aldım ama okumadan göndermek yoktur benim adetimde, çünkü okundukça kıymetlenir kitaplar. İncir Kuşları da böyle geçti elime, Sevdalinka ve Leyla'dan sonra 3. Bosna konulu kitaptı heralde bu okuduğum. Daha önce de yazdığım gibi ancak yolda okuyabiliyorum kitap, bu kitabı yolda okumak ise biraz daha zor oldu. Otobüste kitap okuyanlara yeni yeni alışan insanımız için bir de kitap okurken ağlayan biri biraz alışılmadık bir durum. Bu yüzden hep toparlamaya çalıştım gözyaşlarımı. Gözlerim ıslandı ıslandı kaldı Suada'nın acısını akıtamadan. Ama kitabın sonuna geldiğimde artık ben de engel olamadım gözyaşlarıma, kendi kendilerine özgürlüklerini ilan edip coşup gittiler. 

İşte böyle bir roman İncir Kuşları. Olaylar bildik, tanıdık, herşeyin yolunda gittiğini düşünürken, yağmaya başlayan bombalar beyaz zambaklı şehre. Sonrası acı, gözyaşı, ölüm, ölümden daha ölüm olan tecavüz, esir kampları, işkence...

Tüm bu olanları konservatuar öğrencisi olan Suada'nın gözünden anlatmış Sinan Akyüz. Anlatım güzel, anlaşılır, akıcı. Duygu yoğun, olaylar gerçek. Şöyle özetlenmiş kitabın arkasında durum:

Aynı ırktan geliyorlardı. Aynı dili konuşuyorlardı. Bir tek dinleri farklıydı. Biri Müslüman Boşnak genci, diğeri ise Hristiyan Sırp'tı. İkisi de konservatuardaki aynı Boşnak kızına aşık olmuşlardı. Ve bir gün bu iki genç, güzeller güzeli Suada'ya aşklarını ilan ettiler. Ancak gençlerden biri aşkına karşılık bulmuş, diğeri ise "Kalbimde iki kişiye yer yok"cevabını almıştı. 

Takvim yaprakları 6 Nisan 1992yi gösterirken bir bomba düştü beyaz zambakların açtığı yüreklere. Suada patlak veren savaşın estirdiği rüzgarda adeta savrulan bir yaprak gibiydi. Savruldu, savruldu, savruldu... Sonra da kader onu bir zamanlar 'hayır' dediği genç adamın eline esir düşürdü. Genç adam, o gün ela gözlü çöl ahusuna bakmış " Kader bizi ne inanılmaz bir şekilde birleştirdi, görüyor musun Suada?" demişti. 

Modern zamanlarda Avrupa'da yaşanmış bir soykırımda, kadere inananların romanıdır İncir Kuşları...

" Bu kitap tamamen gerçeklere dayanmaktadır..." diye de vurgulamış Sinan Akyüz. Kurgu sanmayın, bu acılar, bu işkenceler, bu gözyaşları gerçektir diye haykırmış bu cümleyle. Evet gerçek olmasa keşke ama gerçek bu olanlar, Sevdalinka'da bir gazetecinin gözünden şahit oluyoruz olaylara, Leyla'da henüz genç bir öğrencinin gözünden görüyoruz savaşın acı yüzünü ve İncir Kuşları'nda Suada, bir konservatuar öğrencisi, anlatıyor bize yaşadıklarını. İsimler farklı ama yaşananlar aynı, tabi biz sadece hayatta kalanların hikayelerini duyabiliyoruz, esir kamplarında ölen nice kadının, erkeğin ismi, hikayesi de ölüp gidiyor onunla birlikte.

Vakit geçmiş, her şey tekrar yoluna girmeye başlamış Bosna'da, yaralar sarılmış, iyileşmiş ama yüreklerdeki yaralar baki kalacak, ona ilaç yok. Şimdi dünyanın başka taraflarında ölüyor çocuklar, kadınlar, erkekler, yaşlılar. Yıllar sonra da onun vicdan azabını çekeriz kim bilir, ya da çocuklarımız utanır bizim adımıza olanlardan.

17 Şubat 2013 Pazar

ŞEMSPARE

ŞEMSPARE
Yol kitaplarımdan ilki Şemspare.

Otobüste mide bulantısından dolayı kitap okuyamayanlardandım ben de.
Ama bu yıl neredeyse 3 saatimi otobüste geçirdiğimden bi çözüm bulmalıyım bu işe diye düşündüm. Onun dışında da okuyacak çok vaktim kalmıyor çünkü. Ya hiç okumadan geçen bir sene ya da alışana kadar çekilecek mide bulantılı günler. İkincisi daha az zararlı geldi ve ilk kitabımı seçtim raflardan. Doğum günümden bir gün sonraydı, kendime hediye niyetine güzel bir kitap alma niyetindeydim zaten. Elif Şafak hakkında net bir izlenimim yoktu, çok sevenlerin yanında çok eleştirenleri de vardı, görürdüm. Ama ben bir çok kişi gibi sadece "AŞK"ı okumuştum. O yüzden henüz erkendi hakkında bir kanaat geliştirmek için. Şemspare'nin arkasında yazanlar o anki ruh haline öyle uyuyordu ki, kitabı almadan çıkamayacağımı fark ettim.

"Kararır gökyüzü bazen; kasvetli bulutlar kaplar semayı. Hayatın ritmi durağanlaşır, sohbetler bildikleşir, içimizde birikir yalnızlık hissi. Nasıl özleriz o güneşi o zaman, griler içinde aradığımız renk demeti. Peri tozu gibi, inceden. Gönülden yazılmış her roman, her hikaye, her kelime bir şemsparedir...
Güneş parçası...
Düşer omuzlarımıza, 
kar tanesi gibi usulca,
yağmur gibi yıkar ruhumuzu, 
arındırır tozdan kirden
tekdüzeliklerden...
Şemspare"

Otobüste okumaya başlamak için de iyi bir seçim oldu. Kısa kısa yazılardan oluştuğu için, bir kaç okuyup bırakıyor, midem biraz kendine gelince devam ediyordum. İşe de yaradı, Şemspare içeriğinden öte büyük bir işlevsellik sağladı benim için. Yeniden okumaya başladım. Otobüste geçen bu büyük zamanı değerlendirme fırsatı buldum. Ve de o güneş parçası, şemspare düştü omuzlarıma, arındırdı ruhumu.

İşte o şemsparelerden küçük alıntılar:

"...Ve biz kadınlar kendimizi bozuk akçe gibi harcamadan sevemez miyiz dahi bir adamı?

Endişe ediyorum, evet, endşe etmez oluruz diye. Kanıksarız acıları, cenazeleri, ağıtları, yasları; empati yeteneğimizi, cebimizden düşüveren bir mendil gibi yitirir, uzaklaşırız birbirimizin yüreğinden diye.
Endişe ediyorum, evet, bazı bazı...

...Elimizde kürdan gibi incecik ve latif zıpkınlar, başkalarının mutsuzluğundan paye çıkarmak için avlanıyoruz derin sularda.

Uzaktaki birinin dedikodusunu yaparken aslında kendi hayatımızdır masaya yatırdığımız.

Yaralarımız, berelerimiz ve görünmez dövmelerimizle yaşıyoruz şu hayatı. Bir başkasına kızarken acaba bizi eskiden incitmiş olan herkese mi kızıyoruz?

...Devamlı arayış, devamlı varoluş halinde kimileri. Göçebe meşrep gezgin bezgin...

...İncelediğimiz, konuştuğumuz öykülerin ardında hep kendi arızalarımız yok mudur zaten?

...Aşk ancak özgürlükten doğar, özgürlükten beslenir. Özgürlüğün olmadığı yerde ne tam anlamıyla aşk vardır, ne dostluklar.

...Örselenmiş ilişkiler, tavsamış evlilikler, tekrara dayalı meslekler, yaşama sevincimizden çalan kariyerler... Hepsine aynen devam ediyoruz. Sırf ama sırf vazgeçemediğimizden.

Demem o ki dostlar, vazgeçebilmek lazım. Eğer bir yol bizi mutlu etmiyorsa onda körü körüne sebat etmek yerine, nefsimizi kendimize rehber kılmak yerine, bırakabilmek lazım. Yazamadığımız kitapları, çekemediğimiz filmleri, geliştiremediğimiz projeleri, yürütemediğimiz meslekleri ve artık bizi sevmeyen sevgilileri bırakabilmek...
Vazgeçebilmek, bazen en güzeli!"

Elif Şafak bu kelimelerle dokundu hayatıma. Belki de ben inanmak istedim bir şemspare düştüğüne omuzlarıma. Çünkü ihtiyacım vardı böyle bir dokunuşa. O şemspare beni tekrar okumaya yönelterek düştü. Okumaya başladım ve aydınlandı gökyüzüm. Yolda geçen o uzun zamanları sevmeye başladım. Evden bir ana önce çıkıp, yarıda kaldığım hikayelere dönmek için sabırsızlanır oldum.

Farklı konular hakkında yazılmış küçük yazıları seviyorsanız ve sizin de bir parça şemspareye ihtiyacınız varsa Elif Şafak'ın bu kitabını yabana atmayın derim.


11 Şubat 2013 Pazartesi

Geçmişimden Nağmeler-1

11 Nisan 2008 Cuma gününden bir ergenin yalnızlığı...

Yine bir şekilde yalnızlığa gömüldüm. Ne yaparsa yapsın kendi kendine kalmaya mahkum insan. Bu yalnızlık canımı mı yakıyor, yoksa güçlendiriyor mu beni? Bilmiyorum, yok ki bunun cevabı. Artık alışmam gerekiyor bu yalnızlığa. Yalnız geçecek bir ömür. Ne aile, ne akraba, ne arkadaş. Kimse kalmıyor yanında. Sen kendini yalnız hissettiğin an bitiyor tüm rüya. Köşene çekilip tanıdık bir ses bekliyorsun. Ne arayan var, ne gelip giden. Sadece yalnızlıkla gelen kocaman bir karanlık. Başlangıçta boğulacağını sanıyorsun bu karanlıkta. Ama zamanla alışıyor gözlerin, karanlığın tonlarını ayırt etmeye başlıyorsun. Ya gittikçe açılıyor ya da daha çok kararıyor. Gerçi ne fark eder ki sonuçta her yer karanlık...

Olabilemez aşklar...

Yine aşık olmuştu genç kadın. Karşılıksız aşklar serisine bir yenisini daha eklemişti işte. Neyse ki bu son ikisi çok acıtmamıştı canını. İyiden iyiye imkansızdı çünkü bunlar, platonikti hatta. Hayranlıktı büyük ihtimalle de. Adına aşk demek iyi geliyordu işte. Bu yaz sıcağında, yapacak hiç bir şeyin olmayışında, belirsizlikler ortasında iyi geliyordu AŞK kelimesi.

Olabilirinden değildi ya, bir senaristti yeni aşkı. Attığı tweetlerine aşık olmuştu genç adamın. Modern zaman aşkları işte. Bu olabilirinden değildi, bi önceki zaten hiç değildi, peki daha öncekiler çok mu olabilirdi? Belki de. Ama bir şeyi iyi biliyordu artık kadın, olabilirdi de olmadıdansa, olabilemez olanı sevmek daha iyiydi. Daha kolaydı en azından. Bu yüzdendi ikidir televizyon dünyasından aşklar uydurması kendine.

Ama yeni aşkı çok güzeldi kadının, hem derin hem eğlenceli, hem de zararsız. Büyük bir çöplük vardı aslında onun da bilinçaltında. Zaten öyle olmasa böyle güzel yazamazdı ya. Tedavi etmemek, terapiye almamak lazım böyle adamları. Bırakmak lazım kendi hallerine ki bilinçaltındaki çöplerin her biri bir senaryo olup doğsun dünyaya.

Neyse kadın böyle bir adam sevmişti bu defa. Yazdıkça güzelleşen, güzelleştikçe yazan. "Yalnızın demlediği çay orucu bozar mı?" diyordu adam. O da yalnızdı belli ki, ama ayrı dünyaların yalnızlarıydı onlar...


Minik Dantelli Çoraplarım...


Minik Dantelli Çoraplarım…

Dün yaptığımız çocukluk anıları muhabbetinden mi, yoksa bu aralar çocukluğumu özlememden midir bilmem aklıma geldi bu akşam minik dantelli çoraplarım. Beyaz minik dantelli çoraplarım vardı benim, beyaz mus çorabın üstüne giymeye bayıldığım, ne güzel görünürlerdi gözüme. Sonra düşüp kanattığım, mus çoraba yapışıp kuruyan yaralarım vardı, hayattaki en büyük acıyı o mus çorabın dizden ayrılması sandığım zamanlarım. Ayağıma hep büyük gelen ayakkabılarım vardı bir de, seneye de giyer, ayakları büyüyünce diye alınan. Ama hiçbir zaman tahmin ettikleri kadar büyümedi benim ayaklarım. Ayaklarım büyümedi de ben büyüdüm galiba. Bu küçük ayakların bu kadar yükü kaldıramamasından mıdır acaba, şu aralar hissettiğim ağırlık?

Şimdi dönsem o zamana, giysem beyaz mus çorabımı, üstüne minik dantelli çoraplarımı. Beyaz çoraplarımın kirlenmesine üzülsem, ayakkabılarımın büyük olması olsa derdim, sonra dizlerimi yaralasam, mus çorabı çıkarırken ağlasam. Saçlarım dolaşsa rüzgardan koştururken, oyuna dalıp açlığımı unuttuğum zamanda salçalı ekmek uzatsa annem, yanında oralet de verir belki. Babam gelse pazardan, demir kapının sesini duyunca koşsam, ne almış diye baksam elindeki poşetlere merakla. Meyve almıştır kesin, belki elma, belki mandalina, belki de mevsimlerden kıştır, kestane pişiririz maşınganın içinde. Sonra daha gerilere gitsem de bakkalın bizim buzdolabının üstü olduğunu sansam, annem ordan bir çikolata alıp verdiğinde başka olup olmadığını sorgulamasam. Dedem varken başka kimsenin elinden yemek yemesem yine, ananeme hacı, anneme moman(kocaman) anne, babanneme tüçük anne desem. Biraz daha geriye gidip, annemin koynuna girip uyusam sadece olmaz mı?

Minik dantelli çoraplardan çıkan güzel anılarım, şimdi içim biraz buruk, biraz huzurlu…

Önsöz


Aylardır taslak halinde bekleyen bir blog, her aklıma geldiğinde beni heyecanlandıran ama iş yayınlamaya gelince kendi içimde çatıştığım.

Böyle blog ismi bu olur muydu acaba, nasıl görünürdü göze?
Blog ismi miydi sahi sorun?
Yoksa yazdıklarını paylaşma korkusuna bir kılıf mıydı o?
Sanki yazdıklarımı herkes görecekmişçesine çektiğim bu sıkıntı neydi Allah aşkına?
Sosyal kaygının bana bıraktığı bir pütür mü?
İlk yayın için fazla sorulu bir yazı oldu sanki ama bir kendini anlama çabası değil mi yazmak?

İşte bu kendi iç dünyası ile iş dünyası arasına sıkışmış, kendi söküğünü dikemeyen bir psikoloğun bloğu...