Bir tutam psikoloji, bir avuç edebiyat, birer fiske hobi, resim, film. Kısacası yanında bir bardak çayla küçük zamanlara değer katan her şey, herkes...

26 Ağustos 2014 Salı

Denizin Ortasında Bir Bozkır: Bozcaada

Feribotla adaya yaklaşırken gördüğüm manzara tam bir hayal kırıklığıydı benim için. Bu kel adaya mı gidiyoruz dedim arkadaşıma, yeşillikten yoksun, küçük bir kısmında binalar, bir ucunda da kale olan bir ada. Hiç böyle hayal etmemiştim, öyle ki isminin neden Bozcaada olduğunu bile düşünmemiştim görene kadar.
Neyse ki beni utandırdı Bozcaada; o boz görüntüsünün altında sakladığı güzel sokaklar, çınar altlarına kurulmuş şirin kafeler, eteklerindeki berrak denizi ile hoş bir gün geçirtti bize.

Güne sahilde güzel bir kahvaltıyla başladık. Sabah 6 gibi yola çıktığımız için uykumuz henüz açılmamıştı ama kahvaltı iyi geldi, özellikle de çay. Bir bardak çay, her derde deva benim lügatımda, hele de denize karşı içiliyorsa.

Kahvaltıdan sonra kaleye çıktık, çok uzun bir tarihi var Bozcaada Kalesi'nin. İçinde gezilecek pek bir şey yok ama deniz manzarası muhteşem kaleden bakınca.


Biraz sokaklarda dolaştık sonra, iki mahallesi var biri Rum biri Türk mahallesi, mimarileri biraz farklı bu mahallelerin ama güzel sevimli ikisi de. Her yanından deniz havası alıyor daha ötesi var mı?


Gezinin en güzel kısmı ise tur otobüsüyle adanın çevresini dolaşıp, tüm koyları yukarıdan gördüğümüz anlardı.  İşletmeler yer alan bir kaç plajı var Bozcaada'nın. Onlardan daha güzeli ise küçük küçük doğal koylar. Özellikle kalabalıkla birlikte denize girmekten hoşlanmıyor, olabildiğince az kişinin olduğu yerleri tercih ediyorsanız burası çok güzel. Her koyda bir aile vardı arabası çekmiş, şemsiyesi açmış, rahat rahat denize giren. Bozcaada'ya bir daha gidersem en büyük sebebi bu küçük, tenha koylar olur herhalde.

Denize girmek için gitmemiştik biz, o yüzden Ayazma'da denize girmek için durulduğunda biz merkeze döndük. İyi ki de dönmüşüz, rahat rahat gezdik, küçük sergileri dolaştık, hatıralıklar aldık, fotoğraf çektik, çay içtik, sahilde oturduk.


Günün sürprizi ise kitapların burada da beni yalnız bırakmaması oldu. Kitap fuarı varmış Bozcaada'da, öyle büyük bir fuar değildi ama, yine de güzeldi, kitapların olduğu her yer gibi...

Bozcaada'nın damla sakızlı kurabiyesi ünlüymüş, özellikle iki ünlü pastahanesi var, sokakta kimin eline baksanız ya Çiçek Fırın ya da Veli Dede yazan bir karton poşet görüyorsunuz. Biz Veli dede'den aldık, gerçekten şöhretin hakkını veriyor kurabiyeler, özellikle de damla sakızı aromasını sevenler için harika bir tat.

Bozcaada dönüşü biraz yorgunduk ama hala hoş tatlar vardı hem ağzımızda, hem ruhumuzda... Burnumuzda bir parça deniz kokusu, içimizde bir tutam huzur...

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Yazmaya Hasret

Çok zaman oldu iki kelime dökmeyeli bir deftere veyahut bir ekrana klavyeden. Yazmak özleniyor da öyle her zaman da yazamıyor insan. İşten derse, dersten kursa, kurstan eve koştururken mesela. Yazmak da bi dinginlik istiyor. Kelimeleri bir araya toplayabilmek, bir cümle kurabilmek onlardan, ne kadar kolay olsa da, kolay görünse de daha doğrusu her zaman olmuyor işte.

Ankara'da geçirdiğim son aylar birbirinden karmaşık aylardı. Kafamda çizdiğim yolumda keskin bir dönüş oldu bu yıl. Alınan kararlar radikal olunca, onun için harcanan çabanın da bir o kadar ciddi olması gerekiyor. Yolumdaki bu dönüşte yaşadıklarımın etkisi de büyük tabi. Uzun uzun yaşanılan tatsızlıkları anlatmak kelimeleri ziyan etmek olur şimdi. Sınav yılımdı bu yıl benim, hem kelimenin gerçek anlamını veren bir memurluk sınavı vardı önümde, hem de atlatmam gereken bir sürü dünya sınavı. Özel sektörden boyumun ölçüsünü almam için yaşamam gerekiyormuş bazı şeyleri. İnsana verilen değerin getirdiği ve götürdüğü parayla ölçüldüğü bir ortam uygun değil benim ruhum için. Bir devlet dairesi de doyurmayacak belki ruhumun ihtiyaçlarını, ama en azından biraz daha dingin, biraz daha sakin bir hayat sağlayacağı beklentisindeyim bana.

Bu yıl hem özel bir yerde işimden başka her şeyi yapmakla, hem yüksek lisans derslerimi vermek için çabalamakla, hem de geleceğimi düzenleyecek memuriyeti kazanmak için uğraşmakla geçti. O arada üç kez ev değiştirmem, evime hırsız girmesi, 45 yaşındaki bir öğrencimden dayak yemem ve bunun karşılığında idarecilerimden aldığım tam destek(!) beni o çok sevdiğim Ankara'dan vazgeçip memlekete dönmeye mecbur kıldı. Ancak bu süreçte "Allah bize yeter, o ne güzel vekildir." ayeti güldü yüzüme, memleketime dönmeme bir hafta kala, Kpss'den bir gün önce, iki yıl önce sırf annemi gücendirmemek için girdiğim sınavdan aldığım puanla memleketime atandım.

Şimdi memleketimdeyim, henüz başlamadım göreve, hem ruhumu, hem de bedenimi dinlenmeye aldım. Ailemle bol bol vakit geçiriyor, komşularla çay içiyorum. Küçüklere ders çalıştırıyor, kitap okuyorum. Nefes almadan geçen kışın acısını çıkarıyorum. Ruhum ancak yazacak dinginliğe kavuştu, ancak şiirleri anlamaya, kelimelerin büyüsüne hayran kalmaya başladım yeniden. Yazabileceğimi hatırladım. Kendi kelimelerimi özlediğimi fark ettim, tekrar hissetmeye başladım her duyguyu. Yazın sıcağı ruhumu da ısıttı. Huzuru duymayalı çok zaman geçmişti, onu tekrar içimde hissetmek çok garip şimdi.